Hogwarts Cadılık Ve Büyücülük Okulu

Hogwarts RPG
 
AnasayfaKapıSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kristen Alex Millér

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Kristen Alex Millér

avatar

RPG Puanı :
0 / 1000 / 100

Mesaj Sayısı : 2
Asa : Sihrin Gücü
Ruh Halin :
Kayıt tarihi : 24/11/09

MesajKonu: Kristen Alex Millér   Salı Kas. 24, 2009 2:58 pm

Yanımda o beyaz cipi gördüm. Gidiyordu hem de son hızla. Ama içinde o aile vardı. Rüyalarımda bile yanlarında olup, sorular soramayacağım aile. Ve direksiyonda o vardı… İsmini söylersem kalp atışlarımın hızlanıp, başımın dönmesinden, kalbimin durup yeniden atmaya başlamamasından korkuyordum. Başım dönüyordu. Yaşadığım yer sakin olmasına rağmen kulaklarım uğulduyor, müthiş bir basınç beynimi kavrıyordu. Birden direksiyonu bırakıverdim ve kafamın koltuğu bulduğunu anladım. İçimde bir delik vardı ve o delikten bir tenis topu geçiyordu. Etraf kornalardan inliyordu ama inanılmaz bir şekilde hiçbir yere çarpmıyordum. Ani bir koku aldım ve hemen uyuşuklukla ayağa kalktım, direksiyonu kavradım. Yine evime doğru kıvrılan bildik yoldan gitmeye başladım.
David benden önce eve varmıştı. O bir muhasebeciydi ve çok boş zamanı olmuyordu. Fakat o sırada nasıl bu işi becerdiğini merak ettim.
Ben içeri girdim “Selam baba.”
David gözlerini bana çevirdi “Merhaba tatlım, yeni insanlarla tanışabildin mi?”
Ben içimden “Keşke sussan ve bana düşünecek zaman versen,” diyordum ama bunu ona doğrudan söylemedim.
“Harika geçti,” diye uydurdum banel okul hayatım hakkında “ama acaba Pattinson ailesi hakkında ne biliyorsun?”
Babam şaşkınlıkla suratıma baktı “Aa, Pattinsonlar… hmm, onlar hakkında kesin bir şey söyleyemem ama oldukça tuhaflar. Çok çok tuhaflar… ama çok iyi niyetliler… Bay Jack Pattinson ile aynı işyerindeyim. Çok iyidir. Ve aynı zamanda hepsi çok güzel ve yakışıklılar.”
Ben “Hmm, merak ettim de anneleri nerede?”
Babam sütü bardağa koyarken “Anneleri yok… aslında öldü ve ondan sonra yalnız kaldılar.”
Ben mırıldandım “Aynı kader..”
Babam yanıma geldi ve ellerini omuzlarıma koydu “Hayır Kris, bunu söyleme çünkü annen bunun için sana kızacak… senin annen ölmedi ki… onu sen yaşatacaksın.”
Ben silkindim “Hayır baba, üç yaşımdan beri bunu söylüyorsun ama onun elini tutamıyorum, kokusunu içime çekemiyorum ve onu… hissedemiyorum. Nasıl yanımda? Ona dokunamayacaksam, öpemeyecek veya sarılamayacaksam neden burada?”
Babam “Bak, böyle bir yere varamayız, Pattinson ailesi ve senin durumun aynı değil. Sen tek çocuksun.”
Ben “Evet, o yüzden annem sonsuzluk meleği değil mi?”
Babam “Tamam, söylemedim say.”
Ben de onu pes ettirmenin verdiği memnuniyetle sustum ve yukarı koştum. Yapmamam gereken bir şeyi yapmış gibi hissetmiyordum. Annem öldüğünde üç yaşındaydım ve o günden beri hep babam bana onun ölmediğini söylerdi ama bu masala 7 yaşına kadar inandım, sonra klişeleştiğini fark ettim.
Odam güzeldi, çok büyüktü ve bildiğiniz odaların standartlarını aşıyordu. Evimizden de anlayacağınız gibi biz zengindik… bir giydiğini bir daha giymeyenlerden… Ama bu beni hiç şımartmadı. Odamda iki kişilik bir yatak vardı. Piyanom yatağımın çaprazındaydı. Dolabım ise yoktu… Kıyafetlerimi koyduğum başka bir oda vardı. Onun yerine iki laptopumun durduğu bir masa vardı. Kitaplığım da büyüktü. Makyaj masam da vardı… Hayallerinizin odası…
Ama bir erkeğin beni sevmesi duygusunu düşünmek konusunda oldukça aptaldım. Bunu beceremezdim. Kendimi çok sevmezdim, özellikle bugün o Pattinson kızlarını gördükten sonra insan kendinden nefret etmeye başlıyor. Ve bu gerçekten insana zor bir durum gibi geliyor. Annem dünyadaki en güzel kadındı. Kaşları, ifadeli bakışları, kıvrımlı dudakları, gülünce aydınlanan çehresi ve teni… Her şeyiyle onu çok özlüyordum.
Bu bana Pattinson ailesini hatırlattı. Harikalardı ve ben asla onlarla konuşamayacaktım. Belki bir gün bu olabilirdi. Ama şimdi olmayacağı kesindi.
Zrrrr! Telefon çaldı. Koştum ve açtım “Merhaba, ben Kristen…”
Soğuk ama yumuşacık bir ses “Merhaba, Kristen nasılsın?”
Ben kaşlarımı çattım “Kimsiniz? Sizi tanıyor muyum?”
Soğuk ses güldü “Ah, ben Robert. Bugün sınıfta kalemimi vermiştin!”
Ben ifademi görmeyeceğini bilsem de düzelttim “Tabii, hatırladım Robert.”
Robert “Hmm, sanırım bana alındın.”
Ben şaşırdım “Niye ki?”
Kafası karışmıştı “Bugün sana pek iyi davrandığımı söyleyemem.”
Ben “Ah, evet ama darılmadım. Yani beni tanımıyorsun.”
Robert “Aslında evet pek tanımıyorum ama oldukça iyi bir kıza benziyorsun yani…”
Kalbim onun adını ağzıma alınca bile kükrüyorsa, şimdi ne yapacağını düşünemiyordum, haykırmak isteyen boğazım birbirine yapışmıştı ve içimden kekeliyordum.
Ben “Aah, teşekkür ederim.”
Robert “Aslında, sana sadece özür dileyeceğimi söylemek için aramıştım ama çenem düştü. Yarın okulda görüşürüz.”
Ben “Güle güle” diyemeden telefon kapanmıştı. Derin bir nefes aldım. Konuşmanın uzaması için tekrar “kimle görüşüyorum” sorusuna bile razıydım.
David aşağıdan “Kim Kris?” dedi.
Ben “Robert.”
İsmini duyduğu anda kalbim eylem yapmaya başladı. Çılgınlar gibi bağırıyor, beni dinlemiyordu nasıl bağırırsam bağırayım kendini memnun edecekmiş gibi kendiyle ilgileniyordu.
Babam homurdandı “Babasıyla görüşecektim, bana telefonu uzattığın için teşekkürler.” Alınmış olabilirdi, tamam ama beni de anlaması gerekirdi. Sonuçta o çocukla ömrümde ilk kez temasa geçmiştim.
Yatağıma uzandım tavanı izlemeye koyuldum, şekilleri isimlendirdim ve tıpkı 5 yaşımda olduğum gibi uykuya daldım.
~Ertesi Sabah~
Ağzımı şapırtadarak giyinmiş bir halde aşağı indiğimde mısır gevreğim çok iştah açıcı duruyordu. Babam ise gitmişti. Bir de not vardı, notta ne yazdığını merak ettim ve kahvaltı masasına oturup ne yazdığını algılamaya çalıştım.
“Sevgili Kristen, umarım bana darılmazsın ama yapmam gereken acil işler çıktı ve bu sabah senin kahvaltı merasimine yetişemedim. Sevgiler Baban D.”
“Baban D” mi diye düşündüm kendi kendime, babam kendine komik lakaplar takmaya niçin böyle hevesliydi ki? Lakaplarının aşırı komik olduğunu düşünürdü… her zaman! Aslında olmasalar dahi! Neyse gevreğimi kaşıkladım ve çantamı sırtıma vurup kapıyı kapattım. Rüzgâr suratımı kamçılayıp duruyordu. Genelde burada iklim soğuk ve kuraktır. Yağmurludur.
BMV’me atladım ve kapıyı kapattım. Her sabah olduğu gibi kendime beş dakikalık bir dinlenme süresi ayırdım, kafamı arkaya verdim ve gözlerimi kapattım. Beş dakika sonra gözlerimi açtım ve arabayı çalıştırıp sürmeye başladım. Okula geldiğimde yine o beyaz cipin yanına park ettim, onları görme umudu ile.
İçeri girdiğimde tüm gözler bana çevrildi. Buna alışık değildim ve dayanamazdım. Başka şeylerle ilgilenmeye çalışarak sınıfa vardım. Selena içerdeydi. Ve birkaç çocuk daha.
“Selam Sel.”
Selena bana baktı “Selam Kris. Nasıl gitti?”
Ben gözlerimi devirdim “Tıkır tıkır işleyen bir düzen gibiydi.”
Selena da halden anlarca başını salladı “Haklısın kardeşim.”
Ben “Ee, Clair ile aran nasıl? Ona iyi davranmak zorundasın, biliyorsun.”
Sorum Selena’yı kızdırmıştı. Bombanın pimini çekmiş gibiydim ama kimin elinde patlayacağım söz konusuydu artık sadece.
Selena “Hayır efendim, o sinsi şeytana iyi davranmak vazife olarak kabul ediliyorsa eksik ve noksanım çünkü ondan nefret ediyorum.”
Ben onu yatıştırmaya çalıştım “Sakin ol Selena ben sadece sen sakinleş diye söylemiştim.”
Selena “Beni anlamıyor. O her zaman kendi yolunda gidiyor, kendi işine bakıyor ve beni tuvalet kağıdı gibi görüyor. Görünmezmişim gibi.”
Ben şaka yaptım “Seni gördüğüme eminim.”
Selena yatıştı “Her neyse, bak senin Pattinson ailesi geliyor.”
Onlara baktığım anda Selena’nın sözleri kulağımda bir uğultu oluşturmuştu. Selena yoktu, odada benden ve Robert’dan başka kimse yoktu, onun gözlerine baktıkça…
Vanessa “Selam Kristen.”
Benimle konuşmuştu!!! Vanessa Pattinson benimle konuşmuştu!!! Buna odada inanamayan tek kişi ben değildim, Ashley suratını buruşturmuştu ve Emma ağzını açıp gözlerini kısmıştı! Sanki suçluymuşum gibiydim!
Ben “Selam Vanessa, nasılsın?”
Muhabbeti uzattıkça Robert ve diğerleri de benimle konuşacakmış gibi hisler içinde dönüp duruyordum.
Vanessa gülümsedi “Teşekkür ederim, sen?”
Ben “Ben de iyiyim.”
Ama Robert bana bakmıyordu, tam karşıya odaklanmıştı, dün yaptığı gibi. Ve ben ona baktıkça o benden bakışlarını kaçırıyordu.
Ashley “Nasıl olur… hıh!”
Niye böyle bir tavır takındığını anlamamıştım ama umurumda da değildi.
Miley “Şey, Kristen tarih ödevinden anlamadığım kısıma bakmanı istesem?”
Ben mutlulukla “Tabii, nereye?”
O bana tarih ödevini gösterirken ben bakışlarımla olmasa bile yüreğimle Robert’ı süzgece almıştım.
Miley gülümsedi “Çok teşekkür ederim, sen dahisin.”
Demi “Harika, ee bizimle Milkshaké Café’ye gelsenize, Selena, seni de bekleriz?”
Selena gülümsedi benden daha cesurdu “Tabi.”
Zac sırıttı “Harika olur.”
Ama herkes koyu bir sohbet içindeyken bir tek Robert susuyordu, ağzından bir kelimeyi kerpetenle bile olsa almaya razıydım ben ama o konuşmuyordu, susuyordu.
İngilizce dersinde konuşmadık ve diğer derslerde benimle ilgilenmedi, sanki o lanet olası özrü hiç dilememiş gibi.
Ben eve giderken de beyaz cipin yanındaydı ama sustu. Solgun tenine karşılık gözleri harikaydı. Ben kamyonete bindiM ve kafeye gittim!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Kristen Alex Millér
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Twilight'ın Esas Kızı Kristen Stewart

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Hogwarts Cadılık Ve Büyücülük Okulu :: Site Hakkında * Genel * :: RP Puanlama-
Buraya geçin: